Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi E.2024/2096 K.2025/1977
T.C. SAKARYA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 7. HUKUK DAİRESİ Esas-Karar No: 2024/2096 - 2025/1977
T.C.
SAKARYA
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
7. HUKUK DAİRESİ
DOSYA NO : 2024/2096
KARAR NO : 2025/1977
T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
İ S T İ N A F K A R A R I
BAŞKAN :... (...)
ÜYE :... (...)
ÜYE :... (...)
KATİP :... (...)
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : KOCAELİ 1. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
TARİHİ : 29/05/2024
NUMARASI : 2011/85 Esas - 2024/327 Karar
MÜTEVEFFA DAVACI : ...
TEREKE TEMSİLCİSİ : ...
DAVALILAR : 1- ...
VEKİLİ : Av. ...
: 2- AKBANK A.Ş. - ...
VEKİLİ : Av. ...
: 3- ...
VEKİLİ : Av. ...
DAVA : Tazminat
DAVA TARİHİ : 04/02/2011
KARAR TARİHİ : 20/11/2025
KR. YAZIM TARİHİ : 20/11/2025
İstinaf incelemesi için dairemize gönderilen dosyanın ilk incelemesi tamamlanmış olmakla HMK'nın 353. ve 356. maddeleri gereğince; dosya içeriğine ve kararın niteliğine göre sonuca etkili olmadığından duruşma yapılmasına gerek görülmeden dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda;
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMALARININ ÖZETİ:
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davalı ... ve ... ve Akbank İzmit Şubesi çalışanları birlikte hareket ederek ve sahte belge ve talimatlar düzenlemek suretiyle yetkisiz oldukları halde
Akbank TAŞ İzmit Şubesi hesaplarından usulsüz olarak toplam 443.193,27 TL para
çektiklerini, müvekkili ... 2003 yılında İzmit Alemdar Vergi Dairesi'nin ... vergi
numarasına kayıtlı ticari kuruluşu Ceyhan Ticaret ... olarak ticari
faaliyetine başladığını, ticari işletme açıldıktan sonra işletmenin tüm muhasebe ve vergi
kayıt ve işlemlerin takibi amacı ile davalı ... ile anlaşma yapılmış ve kuruluşundan itibaren tüm işlemler ... tarafından takip edildiğini, davalılar ... ve ... tarafından davaya konu olan 28 adet çekte tahrifat
yapılmak suretiyle davalı bankadaki hesabından usulsüz olarak toplam 119.936.795,00
TL çekildiğini, davalı ... gerçek borcun çok daha fazlasını keşide ettirdiği ve Alemdar Vergi
Dairesi emrine kesilen çekleri ilgili vergi dairesine vermemiş aksine bu çekleri davalı
...'e verdiğini, ... de çekleri üzerindeki Alemdar Vergi Dairesi
Müdürlüğü İzmit ismi üzerini çizerek üzerinde '...' kendi adını yazmış ve yine
davalılar tarafından düzenlenen müvekkili kaşesi vurularak müvekkilinin imzası taklit
edilmek suretiyle paraf yapılmış ve bu çekler ... tarafından bankadan tahsil
edildiğini, 3 adet çekin ... tarafından tahsil edileceğine ilişkin davalı bankaya talimatlar
verilmiş ise de Emniyet tarafından düzenlenen ekspertiz raporu sonucunda bu
talimatların da sahte olduğu tespit edildiğini, davacı müvekkilinin Alemdar Vergi Dairesi adına keşide ederek davalılardan ...'e verdiği davalı ...'in de davalı ... ile birlikte hareket ederek
lehtar kısmındaki Alemdar Vergi Dairesi ismini çizmek suretiyle ... olarak sahte
düzeltme imzaları attığı ve bu şekilde müvekkilinin yazılı bir talimatı olmaksızın
bankadan tahsil edildiği İstanbul Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü’nün 15.04.2010 tarih ve BLG-2010/3251 uzmanlık numaralı ekspertiz raporu ve İstanbul
Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü’nün 03.06.2010 tarih ve BLG-2010/5567
uzmanlık numaraları ekspertiz rapor ile tespit edildiğini, davalılar ... ve ... ile davalı Akbank İzmit Şubesi çalışanları ile
birlikte hareket ederek ilgili kurumlara ödenmek üzere gerçek borcun çok daha fazlası
bir miktar imzalattırılan bu tahakkukların ödemelerini ilgili kurumlara ödemesi
yapılması gerekirken hiçbir yetkili dayanmadan ve müvekkili tarafından hesaplarından para çekebileceklerine ilişkin talimat verilmediği halde hesaplarından yetkisiz olarak paralar çekildiği, müvekkili tarafından davalı ...'in hesaplarından para çekmesi, yatırması, EFT
yapması veya başka bir işlem yapması için hiçbir şekilde davalı banka şubesine vekaletname veya talimat verilmediğini, her ne kadar müvekkili tarafından davalı bankaya müvekkilinin talimatları verilmiş ise de verilen bu talimatlar müvekkiline ait olmadığını, bu talimatların sahte olduğu İstanbul kriminal Polis Laboratuvarı
Müdürlüğü'nün 15.04.2010 BLG-2010/3251 uzmanlık numaralı ekspertiz raporu ve İstanbul Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü nün 03.06.2010 tarih ve BLG-2010/5167
uzmanlık numaralı ekspertiz raporları ile de sabit olduğu, davalı banka tarafından Cumhuriyet Başsavcılığı'na müvekkili ...
tarafından davalı bankaya hitaben verdiği 06.08.2003 tarihli “Nezdinizdeki .../8
hesabından para çekmeye, yatırmaya, talimat vermeye, EFT yaptırmaya ve benzeri diğer işlemleri
yaptırmaya ... yetkilidir” şeklinde 2 adet talimat sunulduğunu, İstanbul Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü'nün 03.06.2010 tarih ve BLG-2010/5167 uzmanlık
numaralı ekspertiz raporu ile bu talimatlar üzerindeki gerekli inceleme yapılmış ve
neticeten “Akbank T.A.Ş. İzmit/Kocaeli başlıklı 2 adet talimattaki '06.08.2003' ibareli el yazıları
ve 'Ceyhan Ticaret ...' ibareli kaşe basım izi üzerindeki atılı bulunan imzaların
..., ..., ... ve ... isimli şahısların mevcut mukayese el
yazıları ve imzaları arasında kaligrafik ve grafolojik özellikler yönünden ilgi ve irtibat tespit
edilememiştir” şeklinde rapor verildiğin, her ne kadar çeklerde ve dekontlarda davalı ...'in yazı ve imzaları
bulunmuyor ise de bu çek ve tahsilatlar davalı ...'in talimat ve
yönlendirmesi ile yapıldığını, toplam 443.193,27 TL'nin çekildikleri tarihten itibaren işleyecek en yüksek banka
mevduat faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar
verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; davalı banka vekili cevap dilekçesinde, davacının bilgisi dışında yapıldığını iddia ettiği tüm işlemler davacının bilgisi ve onayı dâhilinde yazılı talimat verdiği davalı ... tarafından gerçekleştirildiğini, davacı usulsüz işlemlerin yapıldığını iddia ettiği süre zarfında kendisi de hesabından
işlem yapmış ve hiçbir itirazda bulunmamış olduğunu, davacının usulsüz talimatla işlem yapıldığını iddia ettiği 2003 tarihinden bu yana aradan
geçen zaman zarfında hesabında nakit akışından ve banka hesap
hareketlerinden haberdar olması gerektiği aşikâr olduğunu, müvekkili banka tarafından gerçekleştiren işlemler tamamen banka mevzuatına ve
kanuna uygun olup dava konusu olayda müvekkili bankanın hiçbir kusuru
olmadığını, davacı tacir olarak kendisinden beklenen dikkat ve özeni göstermediğinden zarardan
tamamen kendisi sorumlu olduğunu, yapılan açıklamalar doğrultusunda davacının dava dilekçesinde ileri sürdüğü
iddiaların hiçbir yasal ve fiili dayanağı bulunmadığı iş bu dilekçelerindeki beyan ve açıklamaları ile Yargıtay içtihatlarıyla sabit olduğu, bu nedenle davanın reddine karar verilmesini, yargılama gideri ve vekalet ücretinin davacı tarafa yükletilmesine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı ...’in 25.02.2011 tarihli cevap dilekçesinde, dava dilekçesinde çekleri paraf ederek bankadan tahsil ettiğini beyan ettiğini, bu
açılan alacak davasına ilişkin olarak Kocaeli 3. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2013/300 Esas
sayılı dosyası ile bu olaylarla ilgili olarak dava açılmış ve dava derdest durumda olduğunu, delillerinden biri de ilgili ceza dosyası olduğunu, ilgili dosyada da belirttiği gibi ...'nın umumi vekâlet verdiği ...
kendisini Ceylan Ticaret firmasının hesabı bulunduğu Akbank İzmit Şubesi personeli ile
tanıştırdığını, kendisinin devamlı gelemeyeceğini firmanın banka hesapları ile ilgili
işlemleri kendisinin yapacağını ve firma adına bütün işlemleri yapmaya yetkili olduğunu bankanın müdürüne, şeflerine ve diğer personeline söylediğini, kendisinin de Hüseyin
Yazıcı'nın noterce yetkilendirdiği ...'un bu talimatları ışığında dava dilekçesinde mahkemede samimi bir şekilde olayı anlattığını, davacının belirttiği gibi zimmetine para geçirme kastıyla hareket etmediğini, davacı tarafın tarafların banka yetkilisince
araştırılmadığı sorusunun cevabı da esasen bu olduğunu, davacı vekilinin yukarıda anlatılan nedenlerden dolayı dava dilekçesinde iddia ettiği hususlar gerçek dışı olup kendisinin kabul edilmesi mümkün olmadığını, davacı bu olaylardan haberdar olduğunu, firmanın fiiliyatta gerçek sahibi olan ... vergi kaçırdığı için kasıtlı olarak paraları kendisine çektirdiğini, davacı ... hiçbir zaman Kocaeli'de olmadığını, dirmanın göstermelik olarak üzerine kaydedildiği kişi olduğunu, bu nedenlerle davanın reddini, yargılama gideri ve vekalet ücretinin davacı tarafa yükletilmesine karar verilmesini talep etmiştir.
İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI ÖZETİ:
İlk derece mahkemesince; "...1-Davanın Kısmen Kabul Kısmen reddi ile;
-302.668,10-TL nin davacının %5 müterafik kusurlu olduğu da kabul edilerek bu kusura isabet eden bedel düştükten sonra bakiye 287.534,70-TL nin (287.534,70-TL nin davalı bankanın sorumlu olduğu miktarla sınırlı olduğu) son ödeme tarihi olan 02/07/2007 tarihinden itibaren işleyecek ticari avans faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile terekeye ödenmesine,
-Fazlaya ilişkin talebin reddine,..." şeklinde hüküm kurulmuştur.
İlk derece mahkemesince verilen karara karşı davalı ..., ..., Akbank Türk Anonim Şirketi vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur.
İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ:
Davalı ... vekili istinaf dilekçesinde özetle; dava konusu alacağın zaman aşımına uğradığını, davacının ve vekili ...'un tüm işlemlerden haberinin olduğu, davacı vekili ... ile diğer davalı ...'in işbirliği içerisinde olduğu açık olmasına rağmen davalının dava konusu belgelerde hiçbir imzasının ve yazısının bulunmadığı hususu gözetilmeksizin davalıya kusur atfedilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu, dosya kapsamında alınan tüm bilirkişi raporları, dava konusu çek asılları, dekontlar ve talimatların hiçbiri incelenmeden daha önceki davalarda alınan bilirkişi raporları ve tek taraflı olan davacının dilekçesinde yer alan iddialara dayanılarak hesap yapıldığını, mahkeme tarafından dava konusu olan çeklerin ve dekontların ve talimatların asıllarının dosya içerisine alınmadığını, davacının dava dilekçesinde dekontunda kim tarafından çekildiği tespit edilememiş olan dekontları dahi haksız şekilde dava konusu yaptığı, mahkemece ve bilirkişi raporlarında da bu dekontların kimler tarafından çekildiğinin tespit edilemediğini ve mahkeme tarafından hükme esas alındığını belirterek; istinaf taleplerinin kabulüne, yerel mahkeme kararının kaldırılmasına karar verilmesi talebiyle istinaf yoluna başvurmuştur.
Davalı ... vekili istinaf dilekçesinde özetle; Mahkeme tarafından verilen kararda kusur ve sorumluluk oranlarının dikkate alınmadan tüm bedelden tüm davalıların müştereken ve müteselsilen sorumlu tutularak hatalı karar verildiğini, davaya konu alacakların zaman aşımına uğradığını, ...'un kusur oranın artırılması gerektiğini, davacının talepleri arasında olan kim tarafından çekildiği tespit edilemeyen miktarların hatalı olarak Mahkeme tarafından hükme esas alındığı, fazla miktarda hesaplama nedeniyle mahkeme kararının kaldırılması gerektiğini, davalının iddia olunan işlemlerde kusurunun bulunmadığını belirterek; istinaf taleplerinin kabulüne, yerel mahkeme kararının kaldırılmasına karar verilmesi talebiyle istinaf yoluna başvurmuştur.
Davalı Akbank Türk Anonim Şirketi vekili istinaf dilekçesinde özetle; uyuşmazlık konusu olayda; davalı bankanın, objektif özen yükümlülüğünü usul ve yasaya uygun şekilde yerine getirdiğini, atfı kabil bir kusuru veyahut sorumluluğunun bulunmadığını, buna karşılık mahkemece eksik inceleme ve hatalı hukuki değerlendirmeler neticesinde, davalı bankaya somut olay sebebiyle sorumluluk addedildiğini mahkeme ilamının, kesinleşmeden icra takibine konu olabilecek kararlardan olduğu, davacı tarafın istinaf etmiş oldukları mahkeme ilamına istinaden icra takibi başlatabileceğini, icra takibinin bu süreçte sürdürülmesi halinde, ileride bankanın hak kaybına uğramasına sebebiyet verilebileceğini, mahkeme kararı kesinleşene kadar icranın tehirine karar verilmesini belirterek; istinaf taleplerinin kabulüne, yerel mahkeme kararının kaldırılmasına karar verilmesi talebiyle istinaf yoluna başvurmuştur.
Davacı vekili cevap dilekçesinde özetle; Mahkemenin tahkikat safhasında tüm delilleri eksiksiz bir şekilde değerlendirdiği ve neticesinde hukuka uygun hükmünü tesis ettiğini, davalılar ..., ..., davalı Bankanın; davacının zarara uğramasına sebep olan işlemlerde kusurlu ve sorumlu olduğunu, davalının dava konusu istemlerin zaman aşımına uğradığı itiraz ve istinaf taleplerinin de haksız olduğunu belirterek; haksız istinaf başvurusunun reddine karar verilmesini talep etmiştir.
DELİLLER:Kocaeli 1. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 29/05/2024 tarih, 2011/85 Esas - 2024/327 Karar sayılı kararı ve tüm dosya kapsamı.
DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE:
Dava tazminat talebine ilişkindir.
İlk derece mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
İlk derece mahkemesi kararına karşı davalılar tarafından istinaf başvurusu yapılmıştır.
İnceleme; 6100 sayılı HMK.'nın 355. madde hükmü uyarınca, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak ve kamu düzenine aykırı hususların olup olmadığı gözetilerek yapılmıştır.
Dosyanın incelenmesinde; Müteveffa davacı ...’nın Ceyhan Ticaret isimli işletmesinin bulunduğu, davalılardan ... ile bu işletmenin muhasebe işlerini yapması için anlaşıldığı, dosyaya gelen SGK kayıtlarına göre diğer davalı ...’in de davacı nezdinde çalışmasının bulunduğu, davalı ... ile ...’in birlikte hareket ederek, davacının SGK ve vergi borçlarının olandan çok daha yüksek gösterilerek davacıdan yüksek bedelli çekler aldıkları, bu çeklerin lehtar kısımlarındaki Alemdar Vergi Dairesi Müdürlüğü İzmit kısımlarının çizilerek davalı ...’in isminin yazıldığı, bu şekilde 28 adet çeke ilişkin tahsilatların yapıldığı, yine davacının hiçbir yazılı yetkisi ve muvafakati olmamasına rağmen davalı banka nezdinde bulunan hesaplarından da ... ve ... tarafından usulsüz para çekme işlemlerinin yapıldığı, bankaya davacı tarafından davalı ...’in işlem yapması için verildiği iddia edilen 06.08.2003 tarihli talimatın sahte olduğu, davacının böyle bir talimatının bulunmadığı, davalı banka çalışanlarının da bu işlemlerden sorumlu oldukları, davacının bu usulsüz işlemlerden 2007 yılında yurt dışına çıkacağı sırada vergi borcu nedeniyle yurt dışına çıkış yasağı olduğunu öğrenmesiyle haberdar olduğu, bunun üzerine davalı ... ile yapılan görüşme sonunda 09.04.2007 tarihinde protokol yapıldığı ve davalının anılan borçları kabul ettiği ve ödeme taahhüdünde bulunduğu, ancak ödememesi üzerine davacı tarafından suç duyurusunda bulunulduğu belirtilerek eldeki davanın açıldığı, mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın kısmen kabulüne karar verildiği, karara karşı davalılar tarafından istinaf yasa yoluna başvurulduğu görülmüştür.
5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 6/1’inci maddesinde; Türkiye'de bir bankanın kurulmasına veya yurt dışında kurulmuş bir bankanın Türkiye'deki ilk şubesinin açılmasına, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun alacağı kararla izin verileceği belirtilmiştir. Aynı Kanun’un 3’üncü maddesinde; yazılı ya da sözlü olarak veya herhangi bir şekilde, halka duyurulmak suretiyle ivazsız veya bir ivaz karşılığında, istendiğinde ya da belli bir vadede geri ödenmek üzere kabul edilen para, mevduat olarak tanımlanmış ve anılan Kanun’un 60/1’inci maddesinde; Kredi kuruluşları ile özel kanunlarına göre yetkili olanlar dışında hiçbir gerçek veya tüzel kişinin, aslen veya fer'an meslek edinerek mevduat veya katılım fonu kabul edemeyeceği, ticaret unvanları ve kamuya yapacakları açıklamalar ile ilân ve reklamlarında bu izlenimi yaratacak ifade ve deyimleri kullanamayacağı düzenlenmiştir. Ayrıca anılan Kanun’un 63’üncü maddesi gereğince halkın parasının bankalarca değerlendirilmesi sırasında halka güven vermek için kredi kuruluşları (mevduat bankaları ile katılım bankaları) tasarruf mevduatı ve gerçek kişilere ait katılım fonlarının Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından sigorta edileceği açıklanmıştır.
Bu düzenlemelerden çıkan sonuca göre, Bankalar, özel yasa ile kurulan ve kendilerine alanlarında çeşitli imtiyazlar tanınan, topladıkları mevduatı ve katılım fonlarını sahteciliklere karşı özenle korumak zorunda olan kuruluşlardır. Bankalar sahip oldukları bu vasıfları sebebiyle bankacılık işlemlerinin güvenilen tarafı konumundadırlar. Bu durum, bankaların bir güven kurumu olarak kabul edilmesini ve bankanın sorumluluğunun özel güven sebebiyle ağırlaştırılmasını gerektirir (Battal, Ahmet; Güven Kurumu Nitelendirmesi Işığında Bankaların Hukuki Sorumluluğu, Ankara, 2001, s. 106). O hâlde, bankalar, ağırlaştırılmış sorumluluğun bir gereği olarak objektif özen yükümlülüğü altında bulunmakta olup, buna karşılık hafif kusurlarından dahi sorumludurlar. Ayrıca, bu sorumluluğu kaldırmaya yönelik sözleşmeler de geçerli değildir. Zira sorumsuzluk sözleşmesi hükümlerine sınırlama getiren ve somut olaya uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (818 sayılı BK) 99/2’nci ve 100/3’üncü (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı TBK) 115/3’üncü ve 116/3’üncü) maddeleri gereğince, özel yasa ile kuruldukları ve kendilerine alanlarında çeşitli imtiyazlar tanındığı için bankaların, hafif kusurlarından dolayı ortaya çıkan sorumluluğunu kaldıran sözleşme hükümleri geçersiz olacaktır.
6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6762 sayılı TTK) 20/2’nci (6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6102 sayılı TTK) 18/2’nci) maddesi gereğince; tacir, ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli iş adamı gibi hareket etmesi lazımdır. Nitekim bankaların, tacir olarak bütün işlemlerinde basiretli davranma yükümlülüğü herhangi bir tacirden farklıdır. Bu sebeple bankalardan beklenen basiret ölçüsü ve özen yükümlüğü şüphesiz daha ağırdır. Özellikle birer itimat kurumu olan bankaların, aldıkları mevduatları sahtecilere karşı özenle koruma yükümlülüğünün daha da arttığının kabul edilmesi gerekmektedir (Yılmaz, Süleyman; Hukuki Açıdan İnternet Bankacılığı, Ankara, 2010, s. 152) .
Ayrıca bankalar, adam çalıştıran sıfatı ile de sorumludur. Adam çalıştıranın sorumluluğu 818 sayılı BK’nın 55’inci (6098 sayılı TBK’nın 66’ncı) maddesinde “İstihdam edenlerin mesuliyeti” başlığı altında düzenlenmiştir. Anılan maddede; “Başkalarını istihdam eden kimse, maiyetinde istihdam ettiği kimselerin ve amelesinin hizmetlerini ifa ettikleri esnada yaptıkları zarardan mesuldür. Şu kadar ki böyle bir zararın vuku bulmaması için hal ve maslahatın icap ettiği bütün dikkat ve itinada bulunduğunu yahut dikkat ve itinada bulunmuş olsa bile zararın vukuuna mani olamayacağını ispat ederse mesul olmaz.” hükmü öngörülmüştür. Bu madde gereğince adam çalıştıranlara genel nitelikte objektif bir özen yükümlülüğü yüklenmiş ve adam çalıştıranın bir özel hukuk ve bağımlılık ilişkisi içerisinde çalışanlarının kendilerine bırakılan işleri gördükleri sırada hukuka aykırı bir fiille üçüncü kişilere vermiş oldukları zarardan sorumluluğu düzenlenmiştir. Buna göre adam çalıştıranın sorumluluğu, kusursuz sorumluluk türlerinden özen sorumluluğudur. Başka bir deyişle adam çalıştıranın sorumluluğunun kaynağı, adam çalıştıranın çalışanlarını seçerken ve onları çalıştırırken çalışanlar üzerindeki denetim ve gözetim ödevini yerine getirmemesine, kanun tarafından kendisine yükletilen bu tür objektif bir ödevi ihlal etmesine dayanmaktadır (Eren, Fikret; Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2017, s. 643).
Adam çalıştıran, yapılacak iş için uygun fikri, mesleki bilgi ve yeteneklere sahip bir kişi seçmekle yükümlüdür. Seçeceği yardımcı kişinin yapacağı iş için vasıflı, yeterli eğitim görmüş, yeni bilgi, yöntem ve tekniği özümsemiş ve izlemiş olmasını arayacaktır.
Adam çalıştıranın sorumluluğu bir kusur sorumluluğu olmadığı için sorumluluk, kendisinin veya emrinde çalışan yardımcı kişinin kusurlu olup olmamasına bakılmaksızın, kusurdan bağımsız olarak doğmaktadır. Sorumluluğun doğması için objektif özen yükümlülüğünün ihlaliyle meydana gelen zarar arasında, uygun illiyet bağının bulunması yeterlidir (Eren, s. 644).
818 sayılı BK’nın 55’inci (6098 sayılı TBK’nın 66’ncı) maddesinde ayrıca adam çalıştırana sorumluluğu kaldıracak nitelikte bir kurtuluş kanıtı getirme imkânı tanınmıştır. Buradaki kurtuluş kanıtı niteliği itibariyle bir kusursuzluk kanıtı olmayıp, sorumluluktan kurtulma kanıtıdır. Bu nedenle adam çalıştıran zararın meydana gelmemesi için somut durumun gerektirdiği her türlü objektif dikkat ve özeni göstermiş olduğunu ispat ederse sorumluluktan kurtulacaktır.
Adam çalıştıranın sorumluluğunda 818 sayılı BK’nın 55’inci (6098 sayılı TBK’nın 66’ncı) maddesinin uygulanması için çalışanın (yardımcı kişi) üçüncü kişiye sözleşme dışı sorumluluk çerçevesinde zarar vermesi gerekmektedir. Başka bir deyişle zarar gören üçüncü kişi ile adam çalıştıran arasında hiçbir hukuki, özellikle de sözleşmeye dayalı ilişki bulunmaması gerekir. Zarar gören ile adam çalıştıran arasında kurulmuş bir sözleşme ilişkisi mevcutsa 818 sayılı BK’nın 100’üncü (6098 sayılı TBK’nın 116’ncı) maddesinin uygulanması gerekir. 818 sayılı BK’nın 100’üncü (6098 sayılı TBK’nın 116’ncı) maddesinde düzenlenen sorumluluk da yardımcı kişinin davranışından sorumluluk olmakla birlikte sadece bir borcun yerine getirilmemesi, yani borca aykırılık hâlinde uygulanacaktır (Eren, s. 644). Şayet borcun ifasına yardımcı olan çalışanın fiili hem borca aykırılık hem de genel davranış kurallarına aykırılık, yani bir haksız fiil teşkil ediyorsa bu kişiyi çalıştıran borçlunun 818 sayılı BK’nın 55’inci (6098 sayılı TBK’nın 66’ncı) maddesine tabi sorumluluğu ile 818 sayılı BK’nın 100’üncü (6098 sayılı TBK’nın 116’ncı) maddesine tabi sorumluluğu yarışacaktır (Oğuzman, Kemal/Öz, Turgut; Borçlar Hukuku Genel Hükümler C. II, İstanbul, 2017, s. 143)
Bu aşamada maddi tazminatın indirilmesi sebepleri arasında yer alan müterafik (ortak) kusur kavramından bahsedilmesi yararlı olacaktır.
Sorumluluk şartları gerçekleştiği takdirde, zarar veren, zarar görenin malvarlığında meydana gelen eksilmeyi gidermek zorundadır. Maddi tazminatın amacı, zarar verici olay meydana gelmese idi, zarar gören hangi durumda bulunacak idiyse o durumun yeniden kurulmasıdır. Başka bir deyişle maddi tazminat zarar görenin malvarlığında meydana gelen eksilmeyi karşılamalı ve zararın tamamını gidermelidir. Zira tazminatın amacı, zarar vereni cezalandırmak veya zarar göreni zenginleştirmek değildir. Ancak zararlı sonucun doğmasına zarar veren yanında zarar görenin kusuru veya bazı durum ve davranışları ya da umulmayan olaylarda katkıda bulunmuşsa tazminattan belirli bir indirim yapılması hakkaniyete daha uygun düşmektedir. Bu düşünce ile tazminattan indirim sebepleri 818 sayılı BK (6098 sayılı TBK) ve diğer bazı özel kanunlarda düzenlenmiştir.
Tazminattan indirim sebeplerinin en önemlileri 818 sayılı BK’nın 43’üncü ve 44’üncü (6098 sayılı TBK’nın 51’inci ve 52’nci) maddelerinde belirtilen sebeplerdir. Tazminattan indirim sebepleri, özel hükümler mevcut olmadıkça akdi sorumlulukta da uygulanacaktır. Zira 818 sayılı BK’nın 98’inci (6098 sayılı TBK’nın 114’üncü) maddesi delaletiyle haksız fiil sorumluluğuna ilişkin hükümler kıyas yoluyla sözleşmeye aykırılık hallerinde de uygulanacaktır.
818 sayılı BK’nın 44’üncü (6098 sayılı TBK’nın 52’nci) maddesinin birinci fıkrası; “Mutazarrır olan taraf zarara razı olduğu yahut kendisinin fiili zararın ihdasına veya zararın tezayüdüne yardım ettiği ve zararı yapan şahsın hal ve mevkiini ağırlaştırdığı takdirde hâkim, zarar ve ziyan miktarını tenkis yahut zarar ve ziyan hükmünden sarfınazar edebilir.” hükmünü haizdir. Görüldüğü üzere bu fıkra daha çok zarar görenle ilgili olup “hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı” yönündeki genel hukuk ilkesinin etkisiyle düzenlenmiştir. Buna göre zarar görenin rızası ile zarar görenin kendi kusuru tazminattan indirim sebebi olarak öngörülmüştür.
Zarar görenin kendi kusurunda, kişinin kendisine zarar veren bir hareket tarzı söz konusudur. Zarar görenin kendi kusuru, akıllıca iş gören, mantıklı bir kişinin, kendi yararı gereği zarara uğramamak için kaçınacağı veya kaçması gereken bir eylemi olarak nitelendirilmelidir. Zarar görenin kusuruna ortak kusur, birlikte kusur veya müterafik kusur da denilmektedir (Tandoğan, Haluk; Türk Mesuliyet Hukuku, Ankara, 1961, s. 318.).
Müterafik (ortak) kusur, makul bir kimsenin kendi yararına sakınmak zorunda olduğu düşüncesiz, dikkatsiz bir hareket tarzıdır. Müterafik (ortak) kusur kasdi olabileceği gibi ihmal şeklinde de ortaya çıkabilir. Zarar görenin müterafik (ortak) kusuru tespit edilirken, aynen zarar verenin kusurunda olduğu gibi objektif kusur kriterlerine başvurulmalı, yani objektifleştirilmiş kusur kavramı esas alınmalıdır. Zarar görenin müterafik (ortak) kusuru illiyet bağını kesecek yoğunlukta ise zarar veren sorumluluktan kurtulacak ve tazminat ödemeyecektir. Buna karşılık zarar görenin müterafik (ortak) kusuru bu yoğunlukta değilse ortak sebep olarak tazminattan indirim sebebi teşkil edecektir. Zira bu halde zarar görenin kusuru, diğer ortak sebepler arasında kısmi bir sebep olarak zararın doğmasına veya artmasına katkıda bulunmuştur (Eren, s. 791). Başka bir deyişle zarar görenin davranışının illiyet bağını kesecek yoğunlukta olup olmadığı tespit edildikten sonra zarar görenin müterafik (ortak) kusuru belirlenerek sorumluluk paylaştırılıp tazminattan indirim yapılacaktır.
818 sayılı BK’nın 44’üncü (6098 sayılı TBK’nın 52’nci) maddesinin birinci fıkrası zarar görenin sadece kusurundan söz etmekte ise de bazı hâllerde zarar görenin kusursuz davranışı da zararın ortak sebebi olabilmektedir. Örneğin çalışanını iyi seçmeyerek objektif özen borcunu ihlal eden adam çalıştıranın bu fiili zararın doğmasına veya artmasına ortak sebep olarak katkıda bulunursa, bu durum adam çalıştıranın uğramış olduğu zararın tazmininde indirim sebebi olabilecektir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2017/11-129 esas 2019/961 karar sayılı ilamı)
Bilindiği üzere, ceza mahkemesi kararlarının hukuk mahkemesine (davasına) etkisi, hukukumuzda (Mülga) 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 53. maddesinde düzenlenmiştir.
Borçlar Kanunu'nun 53. maddesine göre,
“Hakim, kusur olup olmadığına, yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için Ceza Hukukunun sorumluluğa ilişkin hükümleri ile bağlı olmadığı gibi, Ceza Mahkemesinde verilen beraat kararı ile de mukayyet değildir. Bundan başka Ceza Mahkemesinin kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarının tayini hususunda dahi Hukuk Hakimini takyit etmez.”
Öte yandan, 818 sayılı Borçlar Kanunu'nu yürürlükten kaldıran ve 01 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Ceza hukuku ile ilişkisinde” başlıklı 74. maddesi de aynı hususu düzenlemektedir.
6098 sayılı Kanunun 74. maddesine göre,
“Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir.
Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz.”
Bilindiği üzere, hukuk usulü bir şekil hukukudur. Davanın açılması, itirazların ileri sürülmesi, tanıkların ve diğer delillerin bildirilmesi belirli süre koşullarına bağlı kılındığı gibi, ikinci tanık listesi verilememesi, iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağı gibi, yargılamanın süratle sonuçlandırılması gayesi ile belirli kısıtlamalar getirilmiştir. Bunun sonucunda, hukuk hakimi şekli gerçeği arayacak, maddi gerçek öncelikli hedef olmayacaktır. Ancak ceza hakimi bunun tersine öncelikli hedef olarak maddi gerçeğe ulaşmaya çalışacaktır. O halde ceza mahkemesinin maddi nedensellik bağını tespit eden kesinleşmiş hükmünün hukuk hakimini bağlamasına, Borçlar Yasasının 53. maddesi bir engel oluşturmaz (HGK’nun 16.9.1981 gün 1979/1-131 E. ve 1981/587 K. sayılı ilamı, Mustafa Çemberci, Hukuk Davalarında Kesin Hüküm, 1965, s.22 vd.).
Hukuk Genel Kurulu’nun 17.06.1998 gün 1998/19-523 E., 1998/508 K. sayılı; 06.02.2002 gün 2002/19-16 E. 2002/47 K. sayılı ve 01.05.2002 gün 2002/10-345 E., 2002/342 K. sayılı kararlarında da; “hukuk davasına konu olay sebebiyle açılan ceza davasında, ceza mahkemesince saptanan maddi olguların hukuk hakimini bağlayacağı” hususuna işaret olunmuştur.
Açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına ve öğretideki genel kabule göre, maddi olgunun tespitine ilişkin ceza mahkemesi kararı hukuk hakimini bağlar. Bu nedenle ceza mahkemesinde bir maddi olayın varlığı ya da yokluğu konusundaki kesinleşmiş kabule rağmen, aynı konunun hukuk mahkemesinde yeniden tartışılması olanaklı değildir. Diğer bir anlatımla, maddi olayları ve yasak eylemleri saptayan ceza mahkemesi kararı, taraflar yönünden kesin delil niteliğini taşır. Bunun nedeni, ceza yargılamasındaki ispat araçları bakımından ceza hakiminin, hukuk hakiminden çok daha elverişli bir konumda olmasıdır. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2012/4-800 esas 2013/322 karar sayılı ilamı)
Somut olayda; dava konusu olaya ilişkin davacının şikayeti üzerine Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/19383 sayılı soruşturma dosyası ile soruşturma başlatıldığı, soruşturma sonunda olaya ilişkin Kocaeli 3. Asliye Ceza Mahkemesinin 2010/300 esas sayılı dosyası ile davalılar ... ve ... hakkında dava açıldığı, mahkemece davalıların mahkumiyetine dair verilen karar, Yargıtay 15. Ceza Dairesinin 2013/25925 esas 2014/6647 karar sayılı ilamı ile kısmen onandığı kısmen bozulduğu, bozma sonrası Kocaeli 3. Asliye Ceza Mahkemesinin 2014/350 esas 2015/341 karar sayılı kararı ile verilen direnme kararının Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2017/15-664 esas 2019/347 karar sayılı ilamı ile onandığı ve kararın bu şekilde kesinleştiği anlaşılmıştır.
Yukarıda detaylandırıldığı üzere; olay tarihinde yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanunun 53. Maddesi (6098 sayılı Kanunun 74. Maddesi) gereği hukuk hakimi ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir. Ancak bu bağımsızlığı mutlak olmayıp ceza mahkemesinde bir maddi olayın varlığı ya da yokluğu konusundaki kesinleşmiş kabule rağmen, aynı konunun hukuk mahkemesinde yeniden tartışılması olanaklı değildir. Diğer bir anlatımla, maddi olayları ve yasak eylemleri saptayan ceza mahkemesi kararı, taraflar yönünden kesin delil niteliğini taşır.(Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2012/4-800 esas 2013/322 karar sayılı ilamı) Bu nedenlerle eldeki olay yönünden kesinleşen maddi vakıa kesin delil niteliğini almış olup, aynı konunun hukuk mahkemesinde yeniden tartışılması olanaklı olmadığından maddi vakıa ceza mahkemesinin kesinleşen kabulüne göre aynen kabul edilmiştir.
Buna göre kesinleşen maddi vakıanın; davacıya ait Ceyhan Ticaret isimli iş yerinde davalı ...'in muhasebeci, diğer davalı ...'in ise hizmet ilişkisi kapsamında işçi olarak çalıştığı, davacının, davalı ...’e hesabının bulunduğu bankadan para çekme, para yatırma ve bankaya talimat verme gibi işlemleri yapma konusunda yetki verdiği, bu yetki kapsamında 2003-2007 yılları arasında iş yerinin vergi borcunun ödenmesi amacıyla davalı ... tarafından bankadan toplam 443.194,20 TL'nin çekildiği, bu paranın 99.438,17 TL'sinin vergi borcu olarak ilgili vergi dairesine yatırıldığı, kalan 343.755,10 TL'nin ise davalı ... ile davalı ...’in uhdesinde kaldığı, davacının ödenmeyen vergi borçları olduğunu öğrenmesi üzerine davalı ...'in iş yerine gittiğini, burada adı geçen davalının kendisine vergi borcunun ödenmesi için ayrılan parayı davalı ... ile birlikte aldıklarını ancak ödeyemediklerini, vergi affı çıktığında bu parayı ödeyeceğini söylediğini ve bunun üzerine aralarında söz konusu borcun ödenmesi amacıyla protokol yaptıklarını beyan ettiği, yine inceleme davalı ...’in, vergi borcunun ödenmesi için çektiği parayı davalı ...'e verdiğini söylediği, davalı ...'in de vergi borçlarının ödenmesinin kendi sorumluluğunda bulunduğunu ve buna ilişkin olarak davacı ile karşılıklı protokol yaparak imzaladıklarını kabul ettiği hususları birlikte değerlendirildiğinde; davalı ...'in davalı ... ile almış oldukları birlikte suç işleme kararı kapsamında müşterek fail olarak eylemin işlenişi üzerinde hâkimiyet kurmak suretiyle anılan haksız fiili gerçekleştirdikleri; İşletmenin muhasebe işlerini yürüten ...'in şirketin getir götür işlerinde ve bankadan para alıp, çekme ve çekilen parayı vergi dairesine yatırma gibi işlerle görevlendirilen ... ile birlikte 2003-2007 yılları arasında davacı ...'nın Akbank şubesindeki çek hesabından toplam 104 adet dekont karşılığında 323.256,47 TL para çektikleri, nakit olarak da aynı süre içerisinde 119.336,80 TL para çektikleri, bu paraların ... adına Alemdar Vergi Dairesi'ne 1/2003-12/2007 tarihleri arasında vergi borcu olarak toplam 99.438,17 TL yatırıldığı, çekilen paradan kalan bakiyenin vergi borcunun ödemesi için yatırılmadığı ve davalıların bu işlemleri gerçekleştirirken vergi dairesine vergi borcu ödenmek üzere vergi dairesi adına keşide edilen çeklerden 28 adet çekin lehtar kısmındaki ilgili vergi dairesi ismini çizerek ...'in kendi ismini yazarak çek bedellerini tahsil ettiği, dönem içerisinde davalı ...'in vergi dairesine ödenmesi gereken makbuzları göstererek vergi dairesinin vergi borçları için çek kabul etmediğini belirterek, makbuzları altına bankaya hitaben vergi borçlarının vergi dairesine ödenmek üzere çek hesabından para çekilmesi hususunda şerh düşerek bankaya da ... tarafından paranın çekilmesi konusunda yetki belgesi verilmesini sağlamak suretiyle, toplam 104 adet dekont ile vergi dairesine ödenmek üzere parayı çekmeyi sağlayarak davaya konu haksız fiilleri işledikleri anlaşılmış, davalıların anılan eylemleri nedeniyle sorumlu olay tarihinde yürürlükte olan 818 sayılı yasanın 98/2.maddesi atfıyla (6098 sayılı yasanın 114/2.maddesi) aynı yasanın 41 vd. maddeleri (6098 sayılı yasanın 49 vd.maddeleri) gereği oldukları kanaatine varılmıştır.
Davalı banka yönünden ise yukarıda açıklandığı üzere; bankaların sorumluluklarının ağırlaştırılmış bir sorumluluk olduğu, ağırlaştırılmış sorumluluğun bir gereği olarak objektif özen yükümlülüğü altında bulunmakta oldukları, buna karşılık hafif kusurlarından dahi sorumlu oldukları anlaşılmaktadır.
Ceza dosyasındaki kabule göre; davalılar ... ve ...'in 2003-2007 yılları arasında ...'nın işyerinde yukarıda belirtilen işlemleri yürüttükleri, bu dönem içerisinde ...'ya ait Akbank İzmit şubesindeki çek hesabından çeklerin ve nakit paraların ... tarafından çekildiği, İstanbul Kriminal Polis Laboratuarı'nın 15/04/2010 tarihli BLG 2010/... uzmanlık nolu ve 30/06/2010 tarih BLG 2010-... uzmanlık nolu ekspertiz raporu ile; bankadan çekilen nakit paraların dekontlarındaki imzaların ...'in eli mahsulü olduğu, bu şekilde çeklerin çizilen kısımlarındaki paraf ve imzaların davacıya ait olmamasına rağmen davalı bankanın ödeme yapması ve davalı ...’in davacıya ait hesaptan para çekmesi hususunda verilen 06.08.2003 tarihli yetkideki davacı imzasının davacıya ait olmadığının tespiti karşısında davalı bankanın davacının mevduatını korumada yeterli önlemleri almaması nedeniyle kusurlu olduğu ve ortaya çıkan zarardan sorumlu olduğu anlaşılmıştır.
Yukarıda açıklandığı üzere; Müterafik (ortak) kusur, makul bir kimsenin kendi yararına sakınmak zorunda olduğu düşüncesiz, dikkatsiz bir hareket tarzıdır. Müterafik (ortak) kusur kasdi olabileceği gibi ihmal şeklinde de ortaya çıkabilir. 818 sayılı BK’nın 44’üncü (6098 sayılı TBK’nın 52’nci) maddesinin birinci fıkrası zarar görenin sadece kusurundan söz etmekte ise de bazı hâllerde zarar görenin kusursuz davranışı da zararın ortak sebebi olabilmektedir. Örneğin çalışanını iyi seçmeyerek objektif özen borcunu ihlal eden adam çalıştıranın bu fiili zararın doğmasına veya artmasına ortak sebep olarak katkıda bulunursa, bu durum adam çalıştıranın uğramış olduğu zararın tazmininde indirim sebebi olabilecektir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2017/11-129 esas 2019/961 karar sayılı ilamı)
Somut olayda; bankadan para çekme yetkisi bulunmayan şirket çalışanına ödeme yapılması davalı banka yönünden kusur teşkil eder ise de, anılan işlemleri yapan kişinin davacının çalışanı ve muhasebecisi olması sebebiyle çalışanını ve çalışacağı kişiyi seçmede ve onu denetlemede gerekli özeni göstermeyen davacının da olayda müterafik kusuru olduğu kabul edilmelidir. (Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 2013/12239 esas 2014/3142 karar sayılı ilamı) davalılardan Akbank’ın davalısı olduğu diğer davalıların ihbar olunan olarak yer aldıkları benzer bir uyuşmazlıkta Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 2019/513 esas 2019/7465 karar sayılı ilamında müterafik kusur oranının %5 olacağını kabul etmiş olup, eldeki olayda da benzer işlemler yapıldığından bu dava yönünden de davacının %5 müterafik kusuru bulunduğunun kabul edilerek bu oranda indirim yapılması isabetlidir.
Davalılar zaman aşımı itirazında bulunmuşlar ise de, taraflar arasındaki ilişkinin sözleşmeden kaynaklandığı anlaşıldığından 818 sayılı yasanın 125 (6098 sayılı yasanın 146.maddesi) maddesi gereği dava tarihi itibariyle 10 yıllık zaman aşımı süresinin dolmadığı anlaşıldığından davalıların zaman aşımı itirazlarının 12.01.2022 tarihli duruşmada reddedilmesi isabetlidir.
Ancak; 4721 sayılı Kanun'un 640'ıncı maddesinin ikinci fıkrasına göre “mirasçılar terekeye elbirliği ile sahip olurlar ve sözleşme veya kanundan doğan temsil ya da yönetim yetkisi saklı kalmak üzere, terekeye ait bütün haklar üzerinde birlikte tasarruf ederler.”
Elbirliği mülkiyetin esasında, elbirliği halinde mülkiyeti meydana getiren kişilerin hepsinin bir arada hak sahibi olmaları yer alır. Bu mülkiyette malikler paydaş değil, ortaktır. Tüzel kişiliğe sahip olmayan bu ortaklıkta, hakkın süjesi ortaklık olmayıp bir bütün halinde elbirliğiyle hareket etmek zorunda olan ortaklardır. Ortaklar arasında zorunlu dava arkadaşlığı vardır.
Elbirliği mülkiyeti gereği miras yoluyla terekeye dahil olan varlıklar ile ilgili mirasçıların bir kısmı tarafından dava açılması halinde, mirasçılar kendi açtıkları bu davayı yalnız başına yürütemeyeceğinden davanın bütün mirasçılar ile birlikte yürütülmesi gerekir. Bu durumda mahkemece, açılan işbu davanın görülebilmesi için diğer mirasçıların davaya katılmalarının veya muvafakatlarının sağlanması veya 4721 sayılı Kanun'un 640'ıncı maddesinin üçüncü fıkrası gereğince terekeye temsilci tayin ettirmesi için davacılara uygun bir süre verilmesi gerekir.
Eğer diğer mirasçılar davaya katılmaz ve yazılı muvafakat da vermezler ise bu durumda davayı açan mirasçıların terekeye bir temsilci tayin ettirmesi gerekir. Terekeye atanan temsilci, bir kısım mirasçının açtığı davaya icazet verirse davaya tereke temsilcisi tarafından devam edilir. Terekeye temsilci atanması ve tereke temsilcisinin davaya devam etmesi halinde de, ayrıca diğer mirasçıların davaya katılmalarına veya muvafakatlarının alınmasına gerek yoktur.
Eldeki olayda; davacı ...’nın 01.02.2022 tarihinde vefat ettiği, dosyaya sunulan mirasçılık belgesine göre mirasçı olarak ..., ..., ..., ... ve ...’nın mirasçı olarak kaldığı, mirasçılardan ..., ... ve ...’nın davaya devam etmek istedikleri, ...’ın ise 05.08.2022 tarihli yazılı beyanı ile davaya devam etmek istemediği, diğer mirasçı ...’nın ise bir beyanda bulunmadığı görülmüş, bunun üzerine müteveffanın terekesine İstanbul Anadolu 25. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2022/1619 esas 2024/336 karar sayılı ilamı ile Mert Öztekin’in temsilci olarak atandığı, tereke temsilcisinin katılımıyla yargılamanın bitirildiği, hükümden sonra ise 19.09.2025 tarihinde temsilcinin değiştirilerek ...’ün temsilci olarak atandığı görülmüştür.
Mahkemece gerekçeli karar başlığında davacılar olarak mirasçılardan ..., ... ve ...’nın da yazıldığı ve bu mirasçılar lehine vekalet ücretine de hükmedildiği görülmüştür. Oysa ki murisin hakkına dayalı olarak devam edilen davada davacı taraf davayı takip ettiğini beyan eden mirasçı olmayıp, tüm mirasçılar olduğundan ve miras ortaklığını temsilen temsilci atanmış bulunduğundan davacı tarafın tereke temsilcisi olduğunun kabulü gerekmektedir. (Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 2007/6574 esas 2008/8601 karar sayılı ilamı) Bu nedenlerle davacı sıfatı olmayan mirasçıların karar başlığında gösterilmesi ve vekillerine vekalet ücretine hükmedilmesi hatalı olup, kararın kaldırılması gerekmiştir.
Gerekçeli karar başlığında; tereke temsilcisinin ve davalı vekillerinin adresinin yazılmaması 6100 sayılı HMK'nın 297. maddesine aykırı ise de, bu eksiklik mahallinde her zaman düzeltilebileceğinden eleştirilmekle yetinilmiştir.
Bu nedenlerle; davalıların istinaf başvurusunun açıklanan nedenlerle kamu düzeni yönünden kabulüne, diğer istinaf istemlerinin reddine, yerel mahkemenin kararının kaldırılmasına dosyada toplanacak başkaca delil bulunmadığı anlaşıldığından ve yeniden yargılama yapılmasını gerektirir bir hususta bulunmadığından; dairemizce davanın esası hakkında HMK'nın 353/1-b.2 maddesi gereğince hüküm kurulmasına karar verilmiştir.
H Ü K Ü M: Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;
Davalıların ayrı ayrı İSTİNAF BAŞVURUSUNUN ESASTAN REDDİNE;
1-)Kocaeli 1. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 29/05/2024 tarih, 2011/85 Esas - 2024/327 Karar sayılı kararının HMK'nın 353-(1)-b)-2) maddesi gereğince kamu düzeni gereğince KALDIRILMASINA,
YENİDEN YARGILAMA YAPILMASI GEREKMEDİĞİNDEN AŞAĞIDAKİ ŞEKİLDE HÜKÜM KURULMASINA,
a-Davanın Kısmen Kabul Kısmen Reddi ile;
-302.668,10-TL nin (davalı bankanın sorumluluğunun 287.534,70-TL miktar ile sınırlı olduğu dikkate alınarak) son ödeme tarihi olan 02/07/2007 tarihinden itibaren işleyecek ticari avans faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile terekeye ödenmesine,
-Fazlaya ilişkin talebin reddine,
b-Harçlar Kanunu gereğince alınması gereken 19.641,70-TL harçtan davacı tarafından peşin yatırılan 6.581,45-TL nin mahsubu ile bakiye 13.060,25-TL'nin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile hazineye gelir kaydına, (davalı bankanın sorumluluğu 18.659,61-TL ye kadar)
c-Davalılar kendisini vekil ile temsil ettirmiş olduğundan yürürlükte bulunan AAÜT gereğince 45.000,00-TL vekalet ücretinin davacı taraftan tahsili ile davalılara verilmesine,
ç-Davacı tarafından peşin yatırılan 6.581,45-TL harç ile 597,05-TL posta tebligat gideri ve 3.600,00-TL bilirkişi ücreti olmak üzere toplam 4.197,05-TL nin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacı tarafa verilmesine,
d-Dava açılırken peşin yatırılan ve kullanılmayan gider avansının karar kesinleştiğinde iadesine
2-)İstinaf incelemesi yönünden harç ve yargılama masrafları;
a-Karar tarihinde yürürlükte bulunan Harçlar Tarifesi uyarınca alınması gereken 19.641,49-TL İstinaf Karar Harcından, istinafa gelirken peşin alınan 4.910,42-TL'nin mahsubu ile bakiye 14.731,07-TL istinaf karar harcının davalılardan ayrı ayrı alınarak hazineye irat kaydına, harç tahsili ve harç tahsil müzekkeresi yazılması işlemlerinin HMK'nın 302-(5) maddesi uyarınca ilk derece mahkemesi tarafından yerine getirilmesine,
b-İstinaf Kanun Yoluna Başvurma Harcının hazineye gelir kaydına,
c-İstinaf kanun yoluna başvuru için yaptığı masrafların, istinaf eden davalılar üzerinde bırakılmasına,
d-İstinaf eden davalılar tarafından yatırılan, istinaf avansından kullanılmayan kısmın HMK'nın 333. maddesi uyarınca; ilk derece mahkemesince istinaf eden davalılara iadesine,
e-İstinaf incelemesi duruşmalı yapılmadığından vekalet ücreti takdirine yer olmadığına,
f-Gerekçeli kararın tebliği işlemlerinin kararın temyize tabi bulunması nedeniyle Dairemiz tarafından yerine getirilmesine,
İlişkin; Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda HMK'nın 361. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren (2) hafta içerisinde Yargıtay İlgili Hukuk Dairesi'ne TEMYİZ yolu açık olmak üzere oy birliği ile karar verildi.20/11/2025
Başkan ...
e-imzalıdır
Üye ...
e-imzalıdır
Üye ...
e-imzalıdır
Katip ...
e-imzalıdır
* Bu belge, 5070 sayılı Kanun hükümlerine uygun olarak elektronik imza ile imzalanmıştır.*